NÜFUS PLANLAMASI - NEO-MALTHUSIANISME
DOĞUM KONTROLÜ - BIRTH CONTROL
TARİHÇE: Bu alanda asırlar ve asırlar önce eski Çin, eski Yunan gibi toplumlardan başlayarak birçok insanlar, fikirler ortaya atmışlardır. Bilhassa XIX. yüzyıl sonlarında bir İngiliz iktisatçısı olan Thomas Robert Malthus (1766 - 1834) 1798’de yazdığı Essai sur le principe de la papulation yani Nüfus Mes’elesi üzerine bir deneme eseriyle konuya çok yakından eğilmiştir. Ona göre nüfus geometrik olarak yani katı ile artmaktadır. Meselâ 2, 4, 8, 16, 32 veya 3, 9, 18, 36 ilâh. Gıda ise aritmetik olarak yani eşit şekilde artmaktadır. Meselâ 1, 2, 3, 4, 5, 6 veya 2, 4, 6, 8,10,12,14,16 ilâh. Bu nedenle her bir yeni yüzyıl insanlığa yeni yeni kıtlıklar getirecektir. Aşağıdaki cetvel Malthus’un bu endişesinin belirtisidir :
| Seneler 1 | 25 | 50 | 75 | 100 | 125 | 150 | 175 | 200 | 225 | 250 |
| Nüfus artışı 1 | 2 | 4 | 8 | 16 | 32 | 64 | 128 | 256 | 512 | 1024 |
| Gıda artışı 1 | 2 | 3 | 4 | 5 | 6 | 7 | 8 | 9 | 10 | 11 |
Bu sebeple aynı zamanda bir rahip olan Malthus eşler arasında cinsî ilişki bakımından oruç tavsiye ediyordu. Durum o çağların İngiliz adaları için belki böyle idi ama dünya durumu hiç de öyle değildi. Zira uzun asırlar harpler, salgın hastalıklar ve küçük çocuk ölümlerinin yüksek olması gibi sebeplerin yanında kadınların doğurganlık yüzdesinin düşük olması sebebiyle nüfus artışı veya beslenme mes’elesi insanlar için henüz dünya ölçüsünde bir problem teşkil etmiyordu.
Filhakika o çağlarda nüfusu ancak 105 milyon olan Avrupa 1348 Kara Veba salgınında tam 25 milyon kayıp vermişti. Pasteur (1822-1895)e kadar her sene 1-2 milyon insanın çiçek hastalığından ölmesi olağan bir- şeydi. I. Dünya Harbi’nde dünya nüfusu 20, II. Dünya Harbi’nde ise enaz 15 milyon azalmıştı.
Bugün insanlar kişisel ve çevre sağlığı konusunda çok şeyler öğrenmişlerdir. Buna mikrop bilgisi, korunma, bağışıklık ve aşılama gibi tıbbî buluşlar da eklenince artık salgın hastalıklar ve küçük çocuk ölümü dünyanın bir çok ülkelerinde görülmez olmuştur. Bunlara paralel olarak, bilhassa atomun parçalanması ve ona bağlı harp sanayiinin gelişmesiyle.
savaş aleyhtarlığı da alıp yürümüştür. Bu sebeplerle artık dünya nüfusunun sür’atli artışı bir nüfus patlaması halini almıştır ve binnetice âcil bir beslenme mes’elesi insanlığı yakından ilgilendirmektir.
Zira, Milâd sıralarında 200 milyon iken yukarıda da işaret ettiğimiz gibi harp, darp, salgın hastalıklar ve yüksek oranda çocuk ölümleri yanında %0.50 lik bir ortalama nüfus artışı ile 1830 larda ancak 1 milyara ulaşabilen dünya nüfusu bir asır sonra 1939 da %1 lik bir artışla ve hijyenik şartların daha da genişlemesiyle 2 milyara ulaşmıştır. Kalabalık nüfus politik bakımdan bir devletin en büyük gücü telakki edildiği için bilhassa I. Dünya Savaşı’ndan sonra Avrupa, Kuzey Amerika, Okyanusya gibi beyaz ırk ülkeleri nüfus artışını teşvik ettikleri gibi Güney Amerika, Afrika ve Asya gibi fakir veya az gelişmiş ülkelerde de nüfus şuursuz bir şekilde artınca dünya nüfusu 1960 da 3, 1973 te de 3.7 milyarı bulmuştur. Halbuki bu eski küre için en rantabl veya optimum nüfus 3.5 milyar olarak kabul edilmektedir.Bugün dünyada ortalama nüfus artışı %2 dir. Bu bakımdan Lâtin Amerika, %2.9 luk bir artışla doğurganlıkta birinci; Afrika %2.6lık bir artışla ikinci; Asya ise %2.5 luk bir artışla üçüncü gelmektedir. Avrupa gibi gelişmiş ülkelerde bu oran ortalama %1 civarındadır. Türkiye’de ise %2.49 dur. Bu sebeple dünya nüfusunun 1975 te 4, 1985 te 5, 1995 te 6 ve nihayet 2000 yılında da 6.5 milyara ulaşacağı hesaplanmaktadır.
EKONOMİ VE NÜFUS : Normal beslenme şartlarına göre günde kişi başına 65 gram protein ve hiç değilse 2650 kalorilik gıda lâzımdır. Halbuki daha bugün Afrika’da %93, Asya’da ise %91 kişi bunun altında gıda almaktadır ve bu sefalet önümüzdeki seneler daha da artacaktır.
İşte beyaz ırk bu noktadan hareket ederek siyah ve sarı ırka doğurganlık yüzdesini düşürmeyi, bugünkü deyimle, aile veya nüfus plânlaması tavsiye etmekte ve hatta bu gerçekleşinceye kadar, bir fedakârlık eseri olarak bu toplumlara iktisadî yardımda bulunmayı teklif etmektedir.
Avrupa düşünür ki bu ülkelerde sefalet daha da artarsa bu toplumlar kolayca komünizme yem ve kendi başına dert olacaktır. Onun için Avrupa geri kalmış ülkelerde nüfus planlaması ister. Rusya ise buralarda sefalet ne kadar artarsa durumdan kendisinin o kadar fazla yararlanacağını hesap ettiği için yakın zamanlara kadar bilakis bu ülkelerde nüfus artışını teşvik ederdi. Ancak 1960 larda Kızıl Çin 700 milyonluk nüfusu ile Rusya’ya karşı çıkınca o da şimdi geri kalmış ülkelerde nüfus planlamasına taraftardır. Hakikaten Çin ve Hindistan gibi nüfusları her sene 1-2 Türkiye nüfusu kadar çoğalan ülkeler için bu belki gerekli bir şeydir.
Lâkin Birleşik Amerika, Avrupa ve Rusya gibi beyaz ırk ülkeleri kendileri için aynı politikayı uygulamıyorlar; doğum ve göçler gibi vasıtalarla kendi ülkelerinin nüfus yoğunluğunu yükseltmeğe çalışıyorlar. Bunun iki sebebi vardır;
Birincisi; 1980 da Avrupa menşeli beyaz ırk dünya nüfusunun %31.7 oranında olduğu halde hemen hemen dünya nüfusunun tümünü kontrol edebiliyor ve dünyanın tabiî kaynaklarının %42.8 inden faydalanıyordu. 2000 yılında beyazların dünya nüfusuna oranı %23.3e düşecek fakat buna rağmen gene aynı ekonomik imkânlara sahip olmakta devam edecektir. Yani XX, asrın sonunda zenginler çok daha zengin, toklar çok daha tok, fakirler çok daha fakir, açlar da çok daha aç olacaklardır. Bu sebeple beyazlar bir politik patlama olmasından korkuyorlar ve geri kalmış ülkelere bir taraftan nüfus planlaması tavsiye ederken bir taraftan da güya insanî amaçlarla, ekonomik yardımda bulunuyorlar.
Beyaz ırkın kendi nüfusunu arttırma gayretlerinin ikinci sebebi gene ekonomiktir. Dünyada olduğu gibi her ülkede de evvelce söylediğimiz üzere bir optimum nüfus vardır. Şöyle ki:
Ekonomik yönden insanlar ya üretici, ya tüketicidirler. 0-14 yaşlarındaki çocuklarla 65 yaş üstündeki ihtiyarlar tüketici veya ekonomik bakımdan başkalarına muhtaç durumdadırlar ki bunlara bağlı nüfus denir,
İşte bir memlekette yer altı ve yer üstü kaynaklarla sınaî kuruluşları tam randımanlı çalıştırarak ülkeye en azamî geliri sağlamak için bu kaynaklarla üretici kollar arasında bir oran gereklidir. Bu bakımdan nüfus yoğunluğunun çokluğu kadar, azlığı da ülkeyi ekonomik bakımdan sarsar. Meselâ Türkiye nüfus yoğunluğu kilometre karede 46 olduğu halde iş gücü düşük olduğu için işçi ihraç ederken Federal Almanya nüfus yoğunluğu km.de 240 olduğu halde işçi ithal etmektedir. Zira Almanya’da iş gücü yüksektir ve optimum bir nüfus sağlayamazsa bu güçten gereğince yararlanamaz. İşte Amerika gibi bazı ülkeler bu oranı doğum veya göçlerle korurken, Federal Almanya da işçi ithali ile aynı amacı gütmektedir.
Demek ki beyaz ırk nüfus planlaması konusunda samimî değildir. Kendisi ve başkaları için davranışları farklıdır. Rusya da son zamanda bu hususta onlara ayak uydurmaktadır. Hatta kendi ülkelerindeki Slav ırkı ile Slav olmayanlar arasında farklı bir nüfus politikası yürütmektedir.
TÜRKİYE VE NÜFUS PLANLAMASİ: Konuyu bu şekilde vaz’edince Türkiye’de Nüfus Planlaması gerekli midir? diye sorabiliriz.
Bilindiği üzere XVI. yüzyılda Osmanlı İmparatorluğu nüfus çokluğu itibarı ile dünyada 3. iken bugünkü Türkiye 17. dir. Türkiye halen %2.49 luk bir nüfus artış hızı ile dünyada 54., km ye düşen 46 kişlik bir nüfus yoğunluğu ile de dünyada 59. dur. Ayrıca bizde ekonomik bakımdan bağlı nüfus genel nüfusun % 42 si, gelişmiş ülkelerde ise % 25 idir. Bu nedenle halen 2 milyon olan açık işsiz sayımız her yıl 200.000 artmaktadır. Buna karşılık yeraltı ve yerüstü zenginlikleri çok fazladır. Ancak yakın zamana kadar bunları işleyecek teknik imkânlardan yoksundu. Lâkin son senelerde sür’atli bir endüstrileşme hamlesi içindedir. Buna rağmen 1/4/ 1960 da çıkan 557 sayılı Nüfus Plânlaması Kanunu ile Sağlık Bakanlığı, halkı gebeliği önleyici yönden uyarmakta ve bunu kolaylaştırıcı kuruluşlar ve çalışmalar yapmaktadır, hatta gerekli araç ve ilâçları bedava dağıtmaktadır. Bu amaçla ağızdan verilen haplar kadının siklusunu bozduğundan aynı zamanda psikolojisine de etki yapmaktadır. Bu gibi ilâçların gebe kalmayı yüzdeyüz önlemediği gibi bazen doğacak nesilleri etkilediği ve sakat bıraktığı Thalidomide tatbikatından sonra bütün dünyanın malûmu olmuştur ve bugün sayıları bini aşan bu gibi sakat çocuklar için Amerika’da ve Japonya’da yüzmilyonlarca liralık tazminat davası açılmış ve yardım dernekleri kurulmuştur. Spiral ve benzeri uterus içine konan maddelerle uterus kapakları gibi araçlar da gene bu amaçla kullanılıyorsa da artık bunların yaptıkları damar tıkayıcı - trombotik etki açığa çıkmıştır. Ayrıca kanser bakımından da ne kadar etkili oldukları el’an münakaşa edilmektedir. Bu nedenle bu hapların safra kesesi hastalarında, âdet kesimi aralarında, emziren annelerde, aşırı şişman kadınlarda ve nihayet trombozlu vak’alarda kullanılmaması tavsiye edilmektedir. Diğer bir çare de Vasectomy vesair yollarla erkeği kastre etmektir ki bunun etkisi de söz götürür.
Buna rağmen halen yurdumuzda en az 570 sabit nüfus plânlaması kliniği ve gene bu işte çalışan pek çok gezici ekip vardır. Bunlar hem halkı bu yönden eğitmekte hem de personele hizmet içi eğitim uygulamaktadırlar. Ayrıca Türkiye Aile Plânlaması Derneği gibi özel kuruluşlar da resmî kuruluşlar yanında yer almıştır. Hatta belki Amerika’da olduğu gibi bizde de bu özel kuruluşlar bir süre sonra resmî sektörün yerini almağa çalışacaktır. Bu çalışmaların amacı 1996 da Türkiye nüfusunun 50 milyonu aşmamasıdır. Peki o zaman büyük komşumuz Rusya’nın nüfusu bizim kaç mislimiz olacak, Avrupa, Asya, Afrika nüfusları kaç milyarı bulacak biliyor musunuz?
O halde nüfus plânlamasından amaç doğum hızını azaltmak mı, yoksa yeni doğacak çocuklara geçim imkânları sağlamak mı, olmalıdır? Türkiye tabiatı hangisine daha elverişlidir? Unutmayalım ki bugün tüketici denen genç kollar kısa süre içinde yarın üretici olacaktır. Ayrıca çocuk sayısının fazla olması ana ve babayı çalışmaya ve tasarrufa teşvik edecek hatta ailenin moralini yükseltecektir. Demek ki bazı ülkeler için nüfus artışı ekonomik yönden olumsuz değil belki de olumlu bir etkendir. Bu bakımdan nüfus plânlaması konusunda bizim daha çok, pek çok düşünmemiz gerekir. Bugün gelişmişliği ve refahı, bir toplumda fert başına düşen gelirin artmasıyla tanımlamak meyli çoktan iflâs etmiştir.
TIBBİ DEONTOLOJİ
Bedi N. Şehsuvaroğlu
İSTANBUL 1983